// s u b j e c t i l e

Artistik Patinaja Karsi

Posted on | April 20, 2009 by imam | No Comments

xurban_collective sanat girişimi olarak son sekiz yıl içinde Türkiye’de ve dünyanın farklı kentlerinde sergilere katıldık, sanatsal ifadelere dönüşen araştırma ve belgeleme çalışmaları yürüttük ve bunlarla bağlantılı olarak yazdıklarımızı farklı mecralarda yayınlama fırsatımız oldu. Bu çalışmaların önemli bir kısmı sanat kurumlarının maddi desteği ile gerçekleşti. Ticari galeriler hariç, uluslararası bienaller, toplu sergiler, sanatçı mekanları gibi mecralarda, bazı zamanlarda oldukça düşük bütçelerle işler ürettik. Bu girişimin üyeleri olarak hayatımızı idame ettirebilmek için çalıştığımız işler ve bunların düzenekleri (genellikle akademik ortam ve müze gibi kurumlar) entellektüel üretimin hangi yollarla finanse edildiğini, desteklendiğini ve bazen de desteksiz bırakılarak sansürlendiğini anlamamız açısından faydalı oldu. Ayrıca Batı Avrupa ve ABDdeki pratikleri Türkiye(İstanbul)deki mekanizmalar ile karşılaştırma fırsatını bulabildik.

Küresel ekonomi ve neo-liberal politikaların kültür üretimine (ve yönetimine) yaklaşımı ve bunun Türkiye’de son yıllardaki yansımaları, bizim için olduğu kadar diğer bağımsız sanat girişimleri, eleştirel ve politik alanlarda sanat üretenler için de bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bu kısa değerlendirmenin kapsamında batıdaki pratiklerin, devlet desteği, özel şirket sponsorluğu, ve bu bağlamda ABD-Avrupa karşılaştırmasının detaylarına girmek oldukça zor. Ancak görülen o ki Türkiye’deki uygulamalar, diğer sosyal hak ve hizmetlerde (eğitim, sağlık, vb.) olduğu gibi bu alandan da  kamusal desteğin tamamen çekilmesi ve yerine özel sermayenin ikame edilmesini öngörüyor. Yani kamu yararı gözetilmesi gereken ilksel alanlardan birinde daha bir çeşit elit, ayrımcı, tepeden inme ve dahası ticari bir model yürürlüğe konuyor.

İzlendiği üzere Türkiye’de yerli-yabancı küresel sermayenin birinci önceliği masif, yoğun ve  yeni tarz tüketim alışkanlıklarını spektaküler mekanlar ve markalar aracılığı ile yürürlüğe koymak. Birbiri ardına açılan alışveriş merkezleri, had safhada ayrışmış ve sınıflaşmış bir toplumda yeni palazlanmış mobil (otomobilli) bir orta sınıfa seslenirken marka fetişizmi ana-akım medya tarafından aralıksız pompalanıyor. Son birkaç yıl içinde özellikle İstanbul’da açılan özel müzelerin de birer ‘shopping mall’ gibi parıltılı markaları (Picasso, Dali, Rodin vb.) piyasaya sürdüğünü gözlemliyoruz. Tarihsel bağlamından tamamen soyutlanmış, 21. yüzyılda ve sanat-tarihsel bir sürekliliğin içinde nereye konacağı pek belli olmayan, karşıtlarının, alternatiflerinin, öncesinin ve sonrasının izlenemediği yerli-turistik bir atraksiyon ve reklam harcamaları ile medyatik bir fenomene dönüşen bu sergileri, Hollywood prodüksiyonları ve yerli diziler ile beraber bir çeşit  göz alıcı tüketim nesnesi ve ‘seyirlik’ olarak nitelemek mümkün. Küresel/kültürel açıdan çorak kaldığı varsayılan memlekete yapılan bu aşı, iktidar tarafından Dubaileştirilmek istenen İstanbul’u küresel kentler arasına sokmaya bir türlü yetemiyor.

Özal’dan bu yana ‘zengin düşmanlığı’ olarak nitelenip es geçilen bu eleştiriler, sanat üretimi söz konusu olduğunda bize çok haklı görünüyor. Sanatsal üretimin ve sanat yapıtının otonom olması gerektiğini ve (özellikle Türkiye’de) dolaysız devlet desteğinin ve dolaylı-dolaysız sermaye sponsorluğunun problemli olduğunu  görebiliyoruz.

Yeni sanat kurumlarının ithal-ikame-spektaküler sergiler yerine, risk alarak, yakın coğrafyasının koşullarını değerlendiren, yapıcı bir kültürel üretim arayışı içerisine girmesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Çalışmalarımız sırasında karşılaştığımız sanatsal/kültürel kurumların başarısının gösteri için harcanan yüzbinlerce dolar ile değil, sanatçı ve izleyici ile kurulan  yaratıcı ilişkilerden  ve yeni ve ilerici çalışmaları canla başla destekleyen bir sanat yöneticiliği anlayışından geçtiğini görüyoruz. Örnek vermek gerekirse, Londra’da ICA ve Serpentine Galerileri, Paris’de La Plateau, Frankfurt ve Almanya’nın diğer kentlerindeki Kunstwerein’lar, Amsterdam’da DeAppel, Rotterdam’da Witte De With, Eindhoven’da Van Abbe müzesi, Barcelona’da Macba, Antwerp’de ExtraCity, Beyrut’ta Ashkal Alwan, İstanbul’da ise Platform güncel sanat merkezleri dünyadaki diğer sanatsal faaliyetlere, çok yönlü iletişime ve üretime verdikleri önemle  bulunduklari şehirlere çok özel bir katkıda bulunmakta ve uluslararası arenada kentlerini temsil etmektedirler.

Bizce ASSM, Guggenheim Bilbao veya Sabancı Müzesi gibi ‘blockbuster’ sergiler düzenlemek veya bunlarin temsilciliğini üstlenerek turistik-klişe bir mekan olmanın ötesinde, kültürel üretimin çileli yolunu secerek, uzun soluklu çabaların, nitelikli  çalışmaların gösterilip paylaşıldığı bir mekan olarak İzmir’e uzun dönemde katkı sağlamalı ve kenti dünyadaki diğer kültürel üretim merkezleri arasına sokmakta kilit bir rol oynamalıdır. Ancak bunun için kent yönetiminin açık görüşlülükle merkezin küratoryal ve profesyonel ekibine  tüm politik ve materyal desteği vermesi çok önemlidir. Bizce merkezin başarısı özenle tasarlanmış olan bu yapıyı hakkıyla doldurarak hizmete açacak olan insan kaynağına yapılan yatırımda gizlidir. Nihayetinde bu binalar iyi organize edilen kültürel programlar olduğu sürece bir işleve sahip olacaktır. Umuyoruz ki, Türkiye’de diğer devlet ve özel sektör kontrolündeki sanat mekanlarının aksine, ASSM yaşayan, evrilen bir sanat merkezi olarak İzmir kültürel yaşamına hakettiği dinamizmi getirecektir. Bu çerçevede sorumlu vatandaşlar olarak hepbirlikte merakla izleyeceğiz, bakalım İzmir Büyükşehir Belediyesi böylesi önemli bir görevi nasıl tamamlayacak…

xurban_collective, aralık 2008

*ASSM Bulteni icin yazilmistir.

Comments

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.